You are currently viewing İçimizde Kalanlar

İçimizde Kalanlar

  • Post category:Yaşam

Ne zormuş hiç söylenmemiş sözlerin yükünü taşımak, ne zormuş içinde biriktirerek gitmek hayatı… Annemin içinde tuttuklarının artık onu esir aldığını görüyorum. Yüzde yüz olmasa da aynı esaretin bir yerinden dahil olan biri olarak ben kabız, o da kanser oldu. Böyle söyleyince trajikomik bir tarafı var gibi gözükse de aslında bolca gözyaşı barındıran hikayemiz, klasik bir Türk ailesi özelliğine haiz. Sert baba, çaresiz anne ve bolca sorumlulukla beraber kaygıları da göğüsleyen yarım, yaralı ve buruk çocuklar…
Bu çocuklar ki hep bir tarafları özgüvensiz kalmış çünkü bastırılmaya, sinidirilmeye ve korkutulmaya o kadar alışmışlar ki bağımsızlaşmaları zaman almış, hayatta kendilerini asla bulamamışlar. Kendilerini bulma fırsatı onlara hiçbir zaman verilmemiş. Kendileri haricinde, bedenlerinden büyük üzüntüleri minik kalplerinde taşıyarak büyümüşler.
Ah bu babalar… Neden böyle babalarımız ? Neden kendilerinden olanlara değer vermek ya da verdikleri değeri göstermek bu kadar zor onlar için ? Aslında hiç kendilerini sevmeyi öğrenememişler mi onlarda yoksa ? Kendini sevmeyi bilmeyen biri kendinden olanı nasıl sever ki ?
Üzüntünün bir insana birçok şey yapabileceğini gördüm. Hasta da edebilir, delirtedebilir. ”Sen annen gibi olmadan kendini korumayı öğren” diyor içimdeki ses. Bu farkındalık 30 yaşımda kapımı çalıyor. Daha kötüsü olabilir mi ? Bende kendimi bırakıp, benim dışımda gerçekleşen o kadar çok derde batmışım ki çocukluğumdan beri, üzerine hiç almamak ya da takmamak nasıl olur bilmediğimi fark ediyorum.

İki figür var : Baba ve anne. Onların sorunları, onların dertleri, kavgaları, hastalıkları derken arada savrulup durmuşuz yaprak gibi. Ağaç da dönüp dememiş ben bu yaprakları korumalıyım gelen fırtınadan, onlar da savrulup gitmesin diye. Aksine her fırtınada yapraklarını daha da çok dökmek istermişcesine teslim etmiş kendi eliyle. Gerçekten hayat bir yolculuk asla oldum diyemediğin. Her geçen gün bir şey eksiliyor, bir yenisi geliyor. Belki bir zaman sonra şimdiki doğrularımızda yanlışlarımız olacak ama öğrenmek ve fark etmek asla bitmiyor.

Ben buraya nasıl geldim peki ?

Annemin ameliyatının üzerinden iki gün, onun kanser olduğunu öğrendiğim günün üzerinden ise 172 gün geçti. Görüntülü aradığında söylemişti, babamla beraber. Ses tonu yumuşaktı, kendi korkudan titrerken beni korkutmamaya çalıştı. Telefonu kapatırken beni eşime emanet etti ama telefonu kapattığımızda ben bende değildim. Ağladım, sabaha kadar ağladım. Sabah kalktım işe gidene kadar yine ağladım. Ben şimdi ne yapacaktım ?
Sonra şükür namazı kıldım. Üçüncü evredeydi çünkü. Evet yayılmıştı ama kurtarılamayacak seviyede değildi. Hala geç değildi. Yanında olamamak beni içten içe kemiriyordu. Okula gidiyordum işten sonra. Derste panik atak geçirip bir de üzerine sınıftakilere belli etmemeye çalışıyordum. Çıkmazda gibi hissediyordum. Vücudum kaskatıydı, ruhum ise sanki isyanda. İçerden içerden vuruyordu sanki. ”Kendine gel.”

İşte o an korku çok güçlüydü, delireceğime inandım bir süre. Çünkü kabul edemiyordum. İlk kez karşılaştığım bir duyguydu bu, daha önce yetişkin aklımla hiçbir yakınımı kaybetmemiştim bile. Anneminkini nasıl kaldırırdım ?
Sonra izin vermem gerektiğini fark ettim. Bu da başka bir fark edişti:

Acıya izin vermek… Vücuduna o yası tutturmak…

O kadar çok güçlü durmak zorundaydım ki annemin yanında bu kezde öyle yapmaya çalıştım, yalandan verdiğim desteklere kendimi de inandırmaya çalıştım ama içimde bir şey acıyordu işte. Acıyı yaşamaya karar verdim ve acının bir kısmını üzerime almaya.
İşte bu yoğrulma ile geçen 5 buçuk ayın üzerinden iki gün önce ameliyathanenin kapısının önünde hasta yakını bilgilendirme erkanından, belki de hissettiğim her şeyi umuda döndürmeye çalışarak, takip ettim annemi.

İşlem öncesi alanda. Ameliyata alındı. Ameliyatı devam ediyor. Ameliyatı bitti.

Çok şükür bugün bunuda atlatarak yolumuza devam ediyoruz. Ama annemle konuşurken, onu anlamaya çalışırken bakıyorum da aslında hayatımıza hastalık vererek bizi kemiren, bizi içten içe ”kanser” gibi saran, gün yüzü gösterilmemiş duygularımız var ya işte onları içimizden atmadıkça gerçek anlamda iyileşmek mümkün değil.