Yirmili yaşlarımın başında yaşlılık, hayat temalı bir sohbetimiz sırasında teyzemin söylediği bir cümleyi hiç unutmuyorum.
Cümle şuydu: Ruh hiç yaşlanmıyor, yaşlanan sadece bedenimiz. Duyduğumda bir anda tüylerim ürpermiş, biraz korkmuştum. Aklımın bir köşesinde şöyle bir kare canlanmıştı: Seksenli yaşlarımdayım, artık yüzümde gençliğin yerini derinleşen kırışıklıklar almış, belkide birçok hastalığın pençesinde bir köşede yatıyorum. İçimde derin bir korku, aklım hala yaşayamadığım şeylerde. Vücudum el verse takıp çantamı gezeceğim etrafta ama yapamıyorum. Mecburi bir terkediş var keyif aldığım şeyleri, zihnim ise hala capcanlı…
Kendimi bu kareden uzaklaştırmaya çalışsam da sohbetimiz boyunca o görüntü bir yerlerde kaldı ve sonrasında belki de teyzemin farkında olmadan kurduğu bu cümle benim belleğimde unutulmaz yerini aldı.
Aradan geçen on seneye yakın bir zamanın ardından artık şunu fark ediyorum: Bugün geldiğim noktada, yaşın yani aslında zamanın ya da tecrübe dediğimiz yaşanmışlıkların bilincimi, farkındalıklarımı, bakış açımı, duygularımı o günkü noktadan bambaşka bir yere taşıdığını görüyorum ve bu değişimin getirdiği şeyin adı ise kabulleniş.
Hatırladığım cümle eskisi gibi korktutmuyor artık beni. Hatta belki de rahatlıyorum. Ruh yaşlanmasa da çocuk da kalmıyor, büyüyor, gelişiyor, evriliyor. Şimdi ise zihnimde canlanan kareyi başka bir şekilde yorumluyorum ve yattığı yerden yaşlanmış yüzüm bana gülümsüyor. Bu gülümsemenin oluşabilmesi için yapamadığım şeylerde takılı kalmamam gerektiğini anladım.
Kendime hep daha fazlasını dayatarak pişmanlık yaşamaktansa, elimden geleni yaparak olduğu kadarını kabullenmek, bulunduğum anı da sevebilmek ve bundan tatmin olmak belkide huzurun, küçük bir tebessümle yer edebilmesi için yeterlidir.
Kendini elinden kaçanlar ya da bir sebepten yakalayamadıkların için yormaktansa ulaşabildiklerin için gösterdiğin çabayı takdir etmek ve sahip oldukların için ise bolca şükretmek…
